Dimme

Kavuşmak için değil, çırpınmak içindir paslı kolların

anlat bana diyor o:

dimme, dimme

bu hâme, bu yutkunulmuş zehir

bu iç içe geçmiş kısrak

beni kıskıvrak yutarak

sayıklıyor tutunmasız geçmişimi

yazgısı buruk tüm cinlerimin bana söylediği

şimdi senin yüzünde

Yüzün bir savaş meydanıdır;

Çarpışırken kalabalık.

Gökleri koparıp atıyorlar boş meydanlara.

Her gök yüzünde ve yedi katında

Ardımdan bana seslenişini buluyorum.

Sana koşarak gelmek için kanatlarım yanıyor

Ayaklarım kanıyor,

Benim kandan ayaklarım.

Üç Kere Kör

Tohumun çiçeğe durduğu yerde ellerin

Göz ucuyla baktığımda bile

Kaçışırdı polenleri.

Rabbim yokluğunla kim bilir

Kaç kez imtihan edildim.

Küfür tozu, avuç içleri

İçinde sesim.

Sesim mağrur ve boğuk

Bir çukur içinde debelenir.

Geçerken oradan çemenin çocukları,

Gırtlağımdan geçerken

Sergende coşkusuyla;

Elleri ellerime sonra ayakları

Ardımdan dolanır tam iki kere

Yeşertir bastıklarını suni dölden zemin.

Koşarak yetişirler bana;

Bense hızlandıkça

Sesimin hızına,

Işığımın

Ve dölümün

ah şu doğurganlığımdan

Nice karınca yuvasına bassam

Bassam sahi ne çıkar

Ne çıkar ki bundan?

Derken bak

Gene kör edildim.

İmdi iki kere kör oldu içim.

Rabbim gözlerinin eşiğini

Geçmek gibi bir huy edindim.

Senin ve onun.

Halbuki ne seninle o,

Ne de onunla sen birdiniz.

Yine böyle çoğulken, çoğalırken

Bir günde hep

O davanın yokluğu hırpalıyor güneşimi

Ve ben güneşimsiz erişemem ki sana

Ciğerlerimde alışık olmadığım bahar havası

Öksüyorken beni;

Konuşsam

Nice konuşsam

Nece konuşsam

İmdi yine konuşsam

Ne çıkar ki bundan

Bundan ne çıkar?

Derken kör edildim.

Rabbim imdi üç kere

Kör oldu içim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Puhu Kuşu

Ben geceyi kan çanağına döndüren
Aklımın köpürdüğü
Aklımın sündürdüğü
O yerde
Gide
Gele
Gide
Gele
Ah yine şu müruruzamanla vafi olan
Vefeatlardan birinde hani
O merhume hanımın
Pek sevgili merhum beyi içindi
Kırkı çıktıkça
Çiçekli çarşaflar arasına
Bıraktığı
Naftalin topları
Çiçeksiz çarşaflardaki
Ağır topları
Sonra merhum beyini
Hep kafasında taşırdı
Bir zil sesiydi
Gittikçe ardından uzuvlaşıp
Kafasında birçoğul zil sesiydi artık
Kapısında ağrıyan
Hep olmadığı yerden seslenir
Sanki
Sanki
Hayır orada değil
Henüz değil
Puhu kuşu
Puhu kuşu
Sen misin geceyi böldükçe şarlatan
Gecenin içinde zil sesleri batıyor
Ayağıma
İn artık şu dalından
Bırak yaka paça bize musallat etmeyi
Gidenin ardında bıraktığı izden
Kalıplar çıkarıp kapıda dikeltmeyi
İçimden kara dallar çıkıyor bak
Gövdemi delip geçen kara dallar budaklar
Neden bana bu dünyayı aşıladılar
Sanki başka bambaşka bir şey olabilirken
Şimdi yapraklarını, kıymıklarını kusuyorum
Köklerini çekiyorum ayaklarımın altından
Ayaklarım kökleşmeden
İğrenerek çekiyorum
Bir adım daha uzaklaşsam kendimden
Şu kara dalbudaklarımdan
İn artık puhu kuşu
Yüzüstü düş ki kalmasın yüzün bir daha
Bir de ta yukarlara tırmanmaya
Düş artık dallarımdan
Bırak dilinden zil seslerini
Bırak dilinden id-i said’in
Sinini şavkıyan bir zikirle
Pu ve hularınla yukarıya
Tükürüp, küfretmeyi
Ardından tevbe edip
Hemen ardından tükürmeyi
Henüz merhume hanımın merhum olmayan beyini
Bir kapı eşiğine kadar getirip
Hayır ama hep geri dönsün
Döndürülsün de oradan
Hiç çalmayan bir kapı zili

Yusuf’un kuyusu

Bir minyatürden ipince ayak bilekleriyle gelecek o

İpince beyaz,

başka bir renge girebilme ihtimali taşımayan şu

Akşamüstleri ve geceleri boyu

Ay devinirken ipince beyaz yüreğimin kaplumbağa kabuğunda

Temâşâ edeceğim âlemi

Kuyunun içinden boynumu uzatacağım

Bir kuyunun içinden bu Yusuf’un göğe baktığı kuyusu

Diye seslenecek kuyuların içinden

Bir zırh gibi etini sıyıracağım kabuğumun kuyusu

Tüm eklem yerlerinde yeryüzünün

İncinecek bir şeyler taşıyacak

İpince beyaz incineceğim

Ölü Leylaklar.

Değirmi zaman dilimleri

İçimdeki, apaçık.

Kirpiğe düşen yaş,

Boğaza takılan mübarek lokma.

Bense yalpalayarak geçtim;

Bu dünya yüzünden.

Hep bir yalpa

ve bu dünyanın yüzünden

Değil mi?

Göğsümü o bilindik dalgalara dayadım.

Açık denizlerinde kaybolunca gemim;

Yıllar sonra acısı çıkacak,

İçimden enkazının.

Ne bir doğum sancısı, ne de bir iç çekiş,

Biliyorum, ölü bir şeyler dikilecek karşıma;

Yollarda hep ölü leylaklar bulacağım.

 

Tanıdık

Mürekkep kiri var üzerimde,

Bambu çocuklarından mürekkep,

Hafif kâgir evlerin.

Tüy gibidir bak,

Üstünden geçen güvencin kuşu lekesi,

Griye doğru mor.

Esnek derilerini geriye çekiyorlar şimdi,

Uzaktan sayıyoruz, kesin değil ama, yine de;

Geriye doğru esnemede tüm dalgalar, dinleyiniz.

Ardına kadar aralık bir kedi çenesinden bak.

Ben şu uykusu bulanık, her beyhûde

Sırt dönüşümde;

Kalbi delik yastıklarda,

Bir şeyler buluyorum; tekrar uyanmamak için.

Eşyanın hakîkatine yüz çevirdiğimden,

Yoksa eşyanın hakîkatsizliğinden miydi?

Bir sabahtı yüzümü aya dayadığımda,

Gri kraterli ve dalgın o ışık suyuna, bana dedi ki:

Bilinmeyenimle yaz beni!

Her şeyi bilindiğindenmiş bu küskünlüğü.

Tanıdım, evet bildim seni! Demek istedim o an.

Üstünde  geçmiş çağların romantizminden kalma

Bir alışkanlıkla, bilgeliğindeki bu arkaik arayıştan

Doğrulmamak için bir kalbi deliklik var.

Artık ders kitapları ve o çürük modern muhayyilelerden

Teşekkül kimliğinin buruk yazgısında, evet burada tanıdım,

Ve burada bildim seni!

Şimdi bir de bu tanıdık küskünlüğünle, bana bak;

Üzgünüm, mürekkep kiri var üzerimde;

Bambu çocuklarından mürekkep,

Kapısında aralık, hafif kâgir evlerin.

Ha bulaştı, bulaşacak korkusuyla,

Şu dünyanın yüzünden ne yazık

Ki bildiğim bir tek sen kaldın şimdi.

Gözümü kırpacağım bir,

Gökyüzünde tanıdık.

Fethi

Boş sokaklarına yine kuşlar kurulmuş.

Ölülerin sesi kısıktır,

Çıkamaz o yokuşu.

Havasında solgun kanat çırpışı kalmış.

Çıkarken dâvûdî sesinin müslin perdesine,

Hüseyniğin.

Onu buldum

Etrafta dolanıyordu.

Henüz çocuktu.

Orada bekletiliyordu;

Safran kumulları hazır,

Kuşlar söyleye gelir bir vaziyette,

Rüzgârsa anımsar gibi oldu,

Getirirken bize onu.

 

Evet adı Fethi olsa gerekti.

Belki birkaç yaş daha büyüdü.

Sonra da ömrünün ortasına doğru,

O çıkılır çıkılmaz yokuşu

Sırtına yüklenip Fethi

Öyle bir ana bıraktı ki

Sonsuz kanat çırpışı

Yeşil bir cennet kuşunun

Ciğerine tutundu.

 

 

 

Sır kâtibi

Küle meftun bir el aynasında,

Seni kendime tutuyorum;

Birçok yansıması var sûretinin;

Kabataslak bir sen çıkartıyor ortaya.

Ne doğru düzgün bir kelime geliyor elinden,

Şu peltek bir bulut yüküyle konuşan.

Gökyüzüne serpilmiş maiyetiyle;

Gecenin dördünde tebdil-i kıyafet,

Sokağın karartıları ve gölge adımlarıyla; sana

Kesik bir baş, buruk bir gövde getiriyorlar.

Bir sessizlik var ki; taşınacak omuzlarda,

Sen bir sır kâtibisin:

Söylenmeyen ve yazılmayan kelimelerin

Ardından bakma arkana!

Ve şimdi konu komşusuz,

Sığ bir zemine, mine ve çuha çiçekleri ile

Sürülen merhum, mezar taşsız;

Kesik bir baş, buruk bir gövdeyle

Kimse bilmeyecek onu.

Ne yazık ki sen sırrın sırrı kâtip,

Sana seni de getirecekler; o konu komşusuz,

Mine ve çuha çiçekleri ile getirecekler.

Önce başını omuzlarında tutup;

Sonra da gövdeni devirecek,

Bir sığ zemin altında, yine de kimseler bilmeyecek.

Bu kelimesiz, görüntüsüz,

Bir yazgısı dolmuş küskünlüğünde, ben

Küle meftun bir el aynasında taşıyacağım seni.

Hızır’la beş dakika

Birkaç kelimenin yakınına düşmek isterken ben

Paraşüt ipimi çiğnedi hayat, âleme dûçar oldum

İçini boşaltalım şunun, İsa’dan sonra vaktim dar

Vaktiyle görebiliyordum; kaç dünya vakti eder

Tüm şiirler zaman alır; bu bir su götürür

Götürmez de ama bu bir gerçeğin,

Zamanını alsın, ağzından da yel alsın ayrıca.

Ben bir gerçek değilim.

 

Yarın bavul sürteceğim sokaklarda;

Belki düşeceğim olur -acıyan gövdemin komedyasında gülsünler-

Bir istasyonda, birçoğuyla kırpılmış,

trenin, ve/veya 7 numaralı vagonunda mı o?

Orada bıyıkları donmuş bir kediyi

Bulacağım.

Şimdii Hızırla beş dakika tutar

Diyelim ki en fazla polisler hazır durur,

Diyelim ki yine polisle başım

-arasında bir kedi kafatası kadar var-

Yok bir kedi içinmidekilerin hepsi

İçimdekiler:

Ayrı, biz ayrı, kelimelerle konuşuyoruz.

Zâhire bakıp hükmeyleme şimdi.

Mânâları boşaltıp yetmiyor mu eylediğiniz gönlünüzü;

Gönlünüzce gözünüzü dikip durduğunuz utanmadan derûnîme.

Siz evet, sizi de, yetti mi yetmiyor muydu diye öksürdükten sonra destur

Şu meşhur kuşku duyuculuğumla bendeniz,

Bu seferde sizi yoldan çevireceğim bir hışımla

Merak etmeyin fazla vaktinizi çalmayacağım hışımın

Elinize tutuşturduğum bu vesîkada da -aslında beni tanımıyordunuz-

Lütfen bakın, görebileceğiniz gibi, kırpıştırın kirpiklerinizi

Sessiz. Evet hem de tek kelimesi bile siz değilsiniz.

Dünya dönüyormuş hızında bir sîga- yı mübâğla

Üzgünüm, zaten kelimesizdi bu da anlayacağınız

Fazla vaktinizi çalmayacağım.

Lütfen bir dakika,

Bir dakika daha.

Eveet, şimdi de altını üstüne çevirin

Şimdi de eveet, altı üstü vesîka.

Yedi

Bir saray içre şehir,

Yankısı var vücudu suûbet kalabalığında devrilir.

Yukarıdan küçük bir kar topu,

Seslenir harfleri ne de kelimeleri dilinden konuşur;

Seslenir sesleri insan sesine de benzemez handiyse.

Ben bilmem kaç kişiydik, kaçını kışın kırılışında bulduk.

Bir mağaraya sığıştığımız o günün öncesi,

Seyyar yıldızların danışıklı dövüşü tepemizdeydi.

Daha nice tezgâhlar devrildi oracıkta;

Sonrasında göz kırpışı.

Dünya altımızdaydı hani, söndü.

Bizse bu mağaraya sığıştık.

Bizden sonra gelenler hiç bilemeyecekler belki bunu;

İsteş fiillerimizde istemsizlikler fark etmeyeceklerdeki,

Rüyâ beni tutmadı.

Dünyaysa tuttu koy verdi yedi göğe delenler

Şekilsiz bir çamur

arasında uğultular sunuldu kâzibe-i şehre.

Bizse şehri şehir sûretinde de değil,

Hayır, öyleyse insan etleri oradan oraya savrulur

durur du

Çırpınırdık yedi biçimde

içimizde kin

tutuk

luğu

Tetiği çekemeyişimiz gürültüyle patlar.

Hıncımızla tepeleriz,

Ağır botları giyip -hıncımız ağır-

Basılmadık yeni yağmış kar bırakmadan

Adetimiz veçhile bir iz bırakmadan insan kalbine,

Orayı terk etmeyiz.

Ben bilmem kaç kişiydik,

Kapımı açıp seni içeri buyur ettim.

Dışarıda zemheri soğuk,

İçimde yedi uyur, beni uyku tutmadı,

Seni içeri buyur ettim.

Bir kez olsun kırpmadığın gözünü,

İcâbet etmediğin rüyâmı göremedim.